SSGS REFORM MU?, SOSYAL DEVLET’İN TASFİYESİMİ?
SSGSS KİMİN NİYETİ?
Türkiye’de sosyal güvenlik sistemi uzun süreden beri tartışılıyor. Yıllardır İMF kredi vermenin önkoşulu olarak sosyal güvenliğin piyasaya devredilmesi ileri sürülmektedir. Bu nedenle, hükümetler tarafından kredi almak amacıyla hazırlanan ve İMF’ye sunulan bütün niyet mektuplarında “sosyal güvenlik reformu” taahhüdü “önkoşul” ve “yapısal kriter” olarak yer almıştır.
İşte örnekler:
- 9 Aralık 1999 DSP-MHP-ANAP hükümeti
“yeni hükümet sosyal güvenlik reformuna ilişkin kapsamlı gündemin ilk parçasını tamamlamış bulunmaktadır. eylül ayında Mecliste onaylanan reform: asgari emeklilik yaşını sisteme yeni dahil olanlar için 58/60 ve hali hazırda sisteme dahil olanlar için ise 10 yıllık bir geçiş dönemi ile 52/56 olarak arttırmakta; emekliliğe hak kazanabilmek için gerekli asgari prim ödeme süresini arttırmakta; ortalama aylık bağlama oranını %80’den %65’e çekmektedir.”
- 31 Ekim 2003 AKP hükümeti
“sosyal güvenlik reformu için öngörülen değişik seçeneklerin mali etkilerini konu alan detaylı bir değerlendirme 2003 yılı Aralık ayı sonuna kadar tamamlanacaktır (yeni yapısal kriter).”
3- 26 Nisan 2005
AKPhükümeti “Emeklilik reformu, emeklilik sisteminin açığının uzun vadede GSMH’nın %1’inin altına indirilmesini amaçlamaktadır. Öngörülen tasarruflar (...) ana emeklilik parametrelerinin değiştirilmesi, prim tabanının genişletilmesi ve kanuni emeklilik yaşının uzayan yaşam süresine göre ayarlanması ile sağlanacaktır. Emeklilik reformuna ilişkin kanun taslağı, TBMM’ye sunulmuştur (Ön Koşul).”
4- 24 Kasım 2005
AKP hükümeti
“Emeklilik reformu yasasının kabulü, ilgili sosyal taraflar ile ilave görüş alışverişinde bulunulmasını temin etmek amacıyla ertelenmiş olup, yasanın 2006 yılı Şubat ayı ortasına kadar kabul edilmesi beklenmektedir (Yapısal Performans Kriteri). Sosyal güvenlik idari reformuna ilişkin yasanın, 2005 yılı Kasım ayı sonuna kadar TBMM’ye sunulması (ön koşul) ve 2006 yılı Ocak ayı sonuna kadar kabul edilmesi (Yapısal Performans Kriteri) beklenmektedir.”
5- 7 Temmuz 2006
AKP hükümeti
“Sosyal Güvenlik reformu, sosyal güvenlik açıklarının kontrol edilmesi ve maliye politikasının sürdürülebilirliğinin muhafaza edilmesi bakımından hayati öneme sahiptir”
“Sağlık hizmetlerinin maliyet açısından daha etkin hale getirilmesi ve sosyal güvenlik açığının GSMH’nin %4,5’ini aşmamasını teminen aile hekimliği ve sevk sisteminin uygulamaya konulması ve katkı payı alınmaksızın sağlanan sağlık hizmetlerinin sadece gerçekten mali açıdan katkı payı ödeme gücü olmayanlarla sınırlı tutulması da dahil olmak üzere diğer reformlardaki ilerlemeler hızlandırılacaktır.”
6- 1 Mayıs 2007
AKP hükümeti
“Verimliliği arttırmak amacıyla, ayakta tedavi hizmetlerinden birinci, ikinci ve üçüncü basamaklarda farklılaştırılmış oranlarda katkı payı alınmasını öngören düzenlemeler sosyal güvenlik reformuna dahil edilecektir. Aile hekimliği uygulaması, 2007 yılı sonuna kadar 22 ile genişletilecektir (yapısal kriter).”
“Anayasa Mahkemesi 2006 yılı Aralık ayında, Nisan ayında TBMM’de kabul edilen sosyal güvenlik reformunun (...) kilit önemi haiz birçok maddesini iptal etmiştir. Bu unsurların çıkarılması reformla amaçlanan uzun vadeli tasarrufların önemli ölçüde azalmasına yol açacağından, reformun uygulamaya girmesi ertelenmiştir. Ancak (...) güçlü kararlılığımız sürmektedir. Yeni yasanın yürürlüğe girmesi öncesindeki dönemde, memur emekli maaş artışlarının yeni kanunda öngörülen endeksleme oranlarıyla uyumlu olması sağlanacaktır.”
7- 28 Nisan 2008
AKP hükümeti
“Anayasa Mahkemesi’nin 5510 sayılı Kanuna ilişkin görüşlerini dikkate alan ve aynı zamanda söz konusu Kanunun getireceği tasarrufların büyük bölümünü muhafaza eden yeni bir sosyal güvenlik reform kanunu TBMM tarafından kabul edilmiştir. (...) Yeni Kanun aynı zamanda yeni bir genel sağlık sigortası sistemi oluşturmaktadır.
Bu alanda verimliliği artırmak amacıyla yeni Kanun, Sosyal Güvenlik Kurumu’na ayakta tedavi hizmetleri için birinci, ikinci ve üçüncü basamaklarda farklılaştırılmış oranlarda katkı payı belirleme yetkisi vermektedir. (...) Yeni yasanın yürürlüğe girmesi öncesinde, emekli maaşlarında yapılacak ayarlamaların yeni Kanunda yer alan endeksleme katsayılarının öngördüğü artış oranlarını aşmaması temin edilecektir.”
Bütün bu niyet mektupları Sosyal Güvenlik reformu olarak sunulan SSGSS yasasının uluslar arası sermayenin niyeti olduğunu açıkça ortaya koyuyor.
AKP tarafından “ reform” olarak topluma sunulan 5510 sayılı SSGSS ( Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası) kanunu 1 Ekim 2008 tarihinde yürürlüğe girdi.
Ancak hükümetin ve yandaşlarının bütün söylemlerine rağmen SSGSS bir reform, bir iyileştirme, bir ileriye götürüp geliştiren yasa değildir, aksine köklü bir geriye gidiş, sosyal devleti ortadan kaldıran bir karşı – devrim yasasıdır. O zaman 2008 Ekim ayı Sosyal Güvenlik sistemimiz açısından bir dönüm noktasıdır. Sosyal Güvenlik ve sağlık haklarımızda da büyük bir geriye dönüşün başladığı aydır.
SSGSS kanunu, Sosyal Güvenlik ve Sağlığın piyasalaştırılmasının aracıdır ve neo Liberal zihniyetin ürünüdür. 5510 sayılı yasanın hazırlık metinleri ile kanunun kendisi incelendiğinde Sosyal Güvenlik ve Sağlığın piyasalaştırılması konusunda sistemli bir çabanın ürünü olduğunu ve yasanın buna hizmet amacıyla düzenlendiğini görmek mümkündür.
Elbette Türkiye’de Sosyal Güvenlik sisteminin çok ciddi sorunları vardır. Bunları görmek finans sorununun çözümü, bütün yurttaşları kapsayacak şekilde düzenlenmesi, norm ve standart birliğinin sağlanması gibi sorunların giderilmesi için gerçek bir reforma ihtiyaç vardır. Ancak Sosyal Güvenliğimizi ve sağlığımızı piyasaya terk ederek ticarileştiren bu kanun reform olarak kabul edilemez.
SOAYAL DEVLET YOK EDİLİYOR
1990’ lı yıllardan bu yana Türkiye’ de Sosyal Güvenlik açıkları tartışılıyor. SSGSS kanununun hazırlık aşamasında “ Sosyal Güvenlikte açık var” söylemi sıkça dile getirildi. Bu ciddi ideolojik bir üstünlük sağlama aracı oldu ve Sosyal Güvenliğe aktarılan kaynaklar “ açık” ve “ kara delik” şeklinde açıklanarak, toplumun yasaya destek vermesi amacıyla kullanıldı. Yasanın temel gerekçesi, Sosyal Güvenliğe aktarılan kaynakların bütçe üzerinde yük oluşturduğu, ekonomik dengeyi bozduğu, bu nedenle “ reformun” temel amacının Sosyal Güvenliğe ve sağlığa aktarılan kaynağı azaltmak olduğu şeklinde açıklanmıştır.
Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı tarafından 2004 yılında çıkarılan 2005 yılında ise revize edilerek yeniden yayınlanan “ Beyaz Kitap” sosyal güvenlik reformunun gerekçesini “ Sosyal Güvenlik açıklarını” kapatmak olarak açıklamaktadır. Kitapta yer alan şu ifadeler bunu açıkça ortaya koyuyor.
“ Devlet bütçesinden karşılanan bu açıklar, ülkemizin borçlarını ve faiz oranlarını arttırmakta, hayat pahalılığına , yatırımlarda daralmaya ve işsizliğe yol açmaktadır. Bunun sonucunda işsizlik oranı artmakta ve gelir dağılımı giderek bozulmaktadır. Buda Sosyal Güvenlik Sistemimizin geleceğini ve toplumsal barışı tehdit etmektedir. Kısacası bu kitapta Türkiye’de ki olumsuzlukların tamamının nedeni olarak Sosyal Güvenlik gösterilmektedir. Elbette böyle değildir. Çünkü bütçeden aktarılan kaynak Sosyal Devlet olmanın gereği aktarılan devlet katkısıdır. Aslında açık yok. Veriler çarpıtıldı, bilgi kirliliği yaratıldı ve toplumun bilinci bulandırıldı.
2008 yılı başında toplanan Ekonomik Sosyal Konsey toplantısında konuşma yapan Başbakan; SSK, BAĞ-KUR ve EMEKL SANDIĞI’na bütçeden 2006 yılında yapılan transferin 23 Milyar YTL. olduğunu ve bu miktarın GSMİH’nin yaklaşık %4 ‘ünü oluşturduğunu belirtirken, sonra bu parayla 150 yataklı 400 hastane veya 16 derslikli 8000 İlköğretim Okulu yapılmasının mümkün olduğunu iddia ediyordu.
Tabiî ki, Başbakan gerçeği çarpıtıyor. Sanki gerçekten bu kaynak Sosyal Güvenliğe aktarılmasa, hastane ve okul yapılmasına harcanacakmış imajı yaratılarak toplum yanıltılmaktadır. Çünkü Sosyal Güvenliğe aktarılmayacak olan bu para olsa,olsa faiz ödemelerine harcanacaktı.
Devlet, Sosyal Güvenliğe yeterince katkı vermemektedir. Bütçeden Sosyal Güvenliğe aktarılan kaynakların miktarına ilişkin açıklamalarda gerçeği yansıtmıyor. Örneğin; 2006 yılında aktarıldığı açıklanan 23 Milyar YTL’nin 10 Milyar YTL’ si Emekli Sandığına aktarılmıştır. Emekli Sandığı, kendi görevi olmayan hizmetler karşılığı hazine adına 5 Milyar harcama yapmıştır. Yani Emekli Sandığına aktarılan gerçek miktar 10 değil, 5 Milyar YTL dir. Buna göre 2006 yılında Sosyal Güvenliğe bütçeden aktarılan miktar 23 değil 18 Milyar YTL dir.
Aktarılan kaynak “ açık” değil, devletin katkısıdır. Ülkemizin Sosyal Güvenlik sistemi prime dayalıdır ve devlet katkısı öngörülmemiştir. Oysa Sosyal Devlet, Sosyal Güvenliğe destek veren devlettir. Anayasamızın 2. maddesinde sosyal devlet, devletin değişmez niteliklerinden biri olarak belirlenmiştir. Değişik Sosyal Güvenlik sistemlerine sahip AB ülkelerinde, sosyal gücenlik harcamalarının ortalama % 37’si devlet tarafından finanse edilmektedir.
1990’ların ortalarına kadar Türkiye’ de devletin sisteme katkısı olmadığı gibi, Sosyal Güvenlik Kurumlarının kaynakları ucuz borçlanma kaynağı olarak devlet tarafından kullanıldı. Özellikle SSK fonları düşük faizli hazine kağıtlarına yatırılarak devlet tarafından yağmalandı.
Bütçeden sosyal güvenliğe aktarılan kaynağın milli gelire oranı 2006 yılında %3.3 tür. 13 yıllık ortalaması %2.5 olan bu transfere karşılık aynı dönemde bütçeden faiz ödemelerine aktarılan pay %12.6 dır. Faize Sosyal Güvenliğin 6 katı kaynak aktarılmıştır. Demek ki Türkiye Sosyal Güvenlik harcamalarından dolayı değil, ağır borç ve faiz yükü yüzünden borçlanmıştır. Türkiye’nin 60 Milyon insanın Sosyal Güvenliğine ve sağlığına bütçeden aktarılan kaynak %3.3 tür. Oysa üye olmaya çalıştığı AB ülkelerinde, bütçeden aktarılan miktar milli gelirin % 26’sıdır. SSGSS yasasıyla zaten sınırlı olan devlet katkısı gittikçe küçülecek, hatta tamamen ortadan kalkacaktır. Bunun anlamı Sosyal devletin tasfiye edilmesidir. İMF’ye verilen bütün niyet mektuplarında devletin Sosyal Güvenliğe katkısının azaltılacağı taahhüt edilmektedir.
AĞIRLAŞTIRILAN EMEKLİLİK KOŞULLARI NEDENİYLE ARTIK EMEKLİ OLUNAMAYACAK.
Hükümet sözcülerinin birçok açıklamasında kazanılmış hakların korunacağı söylense de, 5510 sayılı yasanın yol açacağı hak kayıplarından emekli, çalışan herkes az veya çok etkilenecektir.
Yasanın neden olacağı en önemli hak kaybı yaşlılık aylığının hak edilmesi koşullarının ağırlaştırılması yönteminde getirilen yeni düzenlemedir.
EMEKLİLİK YAŞI VE PRİM ÖDEME GÜN SAYISI
Yasanın yürürlüğe girmesinden önce çalışmakta olanların emekliliği hak etme koşullarında bir değişiklik yok.
2036 yılına kadar emekli olma yaşında herhangi bir değişiklik yok. Yani kadınlar için 58, erkekler için 60 yaşında emekli olma uygulaması devam edecektir. 2036 yılından itibaren kademeli olarak artacak olan emeklilik yaşı, 2048 yılında 65 yaş olacaktır. Yine yasada 4/a kapsamında olan işçiler 7200 gün , 4/b kapsamında olan memurlar ile 4/c kapsamındaki kendi hesabına çalışan esnaflar 9000 gün prim ödeyerek emekli olacaklardır. Ancak bu gün sayılarının hiçbir anlamı yoktur.
Çünkü çalışanlar gün sayısını doldurmuş olsalar bile emekli olmak için 2036 yılına kadar 58-60, 2036 yılından sonra ise 65 yaşını beklemek durumunda olacaklar. Örneğin 20 ‘li yaşlarda işe başlayan bir çalışan 40’lı yaşlarda 7200 veya 9000 gün prim gün sayısını doldursa bile emeklilik yaşını beklemek zorundadır.
Yaş’ın yükseltilmesinin yaratacağı önemli sorunlardan biri de yaşlı işçilerin işten çıkarılması ve yaşlı işsizliğin artmasıdır. Zira işverenler yaşlı ve biyolojik olarak güç kaybetmiş olan işçilerin yerine genç, ucuz ve güçlü işçileri alıp, yoğun çalışma ile emeği daha ucuza mal etme yoluna gideceklerdir. İşsiz yaşlı insanlar ise güvencesiz ve enformel işlerde çalışmaya itilecektir.
1999 yılında çıkarılan 4447 sayılı kanun ile emeklilik giderek zorlaştırılmaktadır. 5510 sayılı yasada bu eğilimi sürdüren bir mantığa sahiptir. Ancak 5510 sayılı yasanın emeklilik haklarında getirdiği tek kayıp bu değildir. SSGSS ile emekli aylıklarının düşürülmesi süreci de başlamış oldu. Aylık bağlama oranlarının düşürülmesi, güncelleme kat sayısının hesaplanması yöntemi, aylıkların alt sınırı ve aylıkların arttırılmasına ilişkin hükümler ciddi kayıplar getirmektedir.
Emekli aylıklarının saptanmasında esas alınacak olan güncelleme katsayısı ile aylık bağlama oranlarında önemli düşüşler öngörülürken, aylık bağlama alt sınırı da kaldırılmaktadır. Aylık arttırma yöntemi ise aylıkların düşmesine neden olacak bir başka unsurdur.
Güncelleme katsayısı : Çalışanın çalışma hayatı boyunca ödediği primlerin emekli olduğu tarihteki değerinin tespit edilmesi sonucu bulunan rakamdır. Geçmişteki prime esas kazançların bugünkü değerini bulmak için prime esas kazançların gerçekleşmiş olan yıllık enflasyon kadar arttırılarak emekli olunacak tarihe taşınması gerekir. Ancak tek başına enflasyon kadar arttırmakla gerçek rakama ulaşılamaz. Çünkü ekonomide meydana gelen büyümenin ( Gayri safi yurtiçi hasıla artışı) de dikkate alınması gerekir. Bu yapılmadığı taktirde gerçek bir güncelleme yapılmış olmaz. Bu yüzden güncelleme yapılırken, enflasyonun yanı sıra büyüme hızının da dikkate alınması gerekir.
1999 yılında çıkarılan 4447 sayılı yasa gereğince 2000-2008 yılları arasında güncelleme yapılırken, TÜFE artışının yanı sıra GSYİH’ deki artışında % 100 ‘ü dikkate alınıyordu. 5510 sayılı yasayla güncelleme katsayısının hesaplanmasında GSYİH’nın % 100’ ü değil, %30 ‘u dikkate alınacaktır. Bunun anlamı şudur; Devlet, bundan sonra çalışanlara çalışırken büyümesine katkı verdikleri ülkenin büyümesinin %70 ‘ini vermeyecektir.
Aylık bağlama oranı : Güncelleme katsayısının düşürülmesi ile yetinilmiyor, aylık bağlama oranı da düşürülüyor. Peki nasıl olacak?
Aylık bağlama oranı sigortalının belli bir prim ödeme gün sayısı karşılığında hangi oranda emekli aylığı hak edeceğini belirler. Güncellenmiş ortalama kazancın ne kadarının aylık olarak ödeneceği aylık bağlama oranına bağlı olduğuna göre, düşük oranla aylık bağlanması düşük emekli aylığı bağlanması anlamına gelir.
4447 sayılı yasayla işçiler için emekli aylığının bağlanması oranı ilk 3600 günün her 360 günü için %3,5, sonraki 5400 günün her 360 günü için %2 9000 günden fazla prim ödenmiş ise fazla günlerin her 240 ‘ı için % 1,5 oranı dikkate alınarak emekli aylığı hesaplanırdı. Bu yöntemle 25 yıl ve 9000 gün prim ödemiş olan bir çalışanın aylık bağlama oranı % 65 olmaktaydı. Emekli Sandığına tabi Kamu çalışanları için ise bu oran 25 yıllık çalışma süresi için %75, 25 yıldan fazla çalışılan her yıl için %1 aylık bağlama oranı uygulanmaktaydı. 5510 sayılı yasa ile bu oranlar düşürüldü. Bunun yanı sıra yasa ile tavan sınırlaması getirildi. Buna göre aylık bağlama oranı % 90’ı geçemez. Oysa mevcut uygulamada işçi ve esnaflar için bu oran %100 idi. Yeni yasa ile 25 yıl ve 9000 gün prim ödeyenlerin aylık bağlama oranı %50’e, 7200 gün prim ödeyenlerinki ise %40’a düşmektedir. Yani emekli aylığını belirleyen her iki değişken de küçülmüştür.
Buna göre 4447 sayılı yasa gereğince güncelleme katsayısı ortalama %3.06 ile çarpılarak emekli aylığı belirlenen bir SSK’lı çalışanın bundan sonra güncelleme katsayısı %2 ile, bundan önce güncelleme katsayısı %2.06 ile çarpılarak emekli aylığı belirlenen bir BAĞ-KUR ’lu çalışanın emekli aylığının tespitinde güncelleme katsayısı %2 ile Yine bundan önce güncelleme katsayısı %3 ile çarpılarak emekli aylığı belirlenen kamu çalışanının emekli aylığının belirlenmesinde güncelleme katsayısı %2 ile çarpılacaktır.
Bu nedenle eski adıyla SSK’lı, yeni adıyla 4/a çalışanın emekli aylığının belirlenmesinde %35,
Eski adıyla BAĞ-KUR’lu yeni adıyla 4 / b çalışanının emekli aylığının belirlenmesinde %29,
Eski adıyla memur , yeni adıyla 4/c çalışanının emekli aylığının belirlenmesinde ise %33 kayıp yaşanacaktır.
AYLIKLARIN ALT SINIRI ASGARİ ÜCRETİN YARISI KADAR OLACAK.
Emekli aylıklarında aylık alt sınır oldukça önemlidir. Alt sınırın düşük olması, aylık bağlama oranlarının da düşmesi aylıklarda ciddi düşüşlere neden olacaktır. Aylıklar yaşam koşulları dikkate alınarak bir alt sınırla korunmazsa düşük gelirli çalışanların emekli aylıkları bugünkü asgari ücretin yarısına, hatta üçte birine kadar düşecektir.
506 sayılı yasanın 90. maddesine göre SSK’lıların aylıklarının alt sınırı %70 idi. 1999 yılında çıkan 4447 sayılı yasa ile bu alt sınır %35 ‘e düşürüldü. 4447 sayılı yasanın yürürlüğe girdiği 1999 öncesi işe girip bugün emekli olanların en düşük emekli aylığı halen 576 YTL’ dir.
Bunun nedeni 1990 öncesi işe girmiş olup, bugün emekli olanlar için %70 olarak belirlenmiş olan alt sınırın TÜFE ve büyüme oranları dikkate alınarak arttırılmış olmasıdır. 1999 sonrası işe girip %35 alt sınırla aylığı hesaplanacak olanlar henüz emekli olmadıkları için alt sınır yüksek gözükmektedir. 1 Temmuz 2008 tarihinden itibaren prime esas kazancın alt sınırı 638.7 YTL. olup, en düşük emekli aylığı prime esas kazancın %90’ıdır. Bunun nedeni 1999 öncesi alt sınırın yüksek olmasıdır. Ancak hükümet, bunun nedenini emekli aylığı bağlama oranının yüksek olması ile açıklayarak toplumu aldatmaktadır.
5510 sayılı yasa ile emekli aylığı alt sınırı % 35 – 40 olarak belirlenmiştir. Bu nedenle 1999-2008 sonrasında işe girenlerin emekli aylıkları önemli oranda düşecektir. Buna göre 7200 gün prim ödemiş olan bir çalışanın prime esas kazancı alt sınır seviyesinde ise emekli aylığı 255 YTL. 9000 gün prim ödemiş çalışanın ki ise 319 YTL dir. Yani gelecek kuşaklar kendi dönemlerindeki asgari ücretin yarısı kadar emekli aylığı ile karşılaşacaklardır.
EMEKLİ AYLIĞININ ARTTIRILMASINDA BÜYÜMEDEN PAY VERİLMEYECEK.
Emekli aylıklarının saptanması kadar nasıl arttırılacağı da önemlidir. Çünkü emekli aylıklarının alım gücünün ve yaşam standardının korunması artış yönteminin gerçekçi olmasına bağlıdır. Bu nedenle emekli aylıkları enflasyon karşısında korunduğu gibi ülkenin büyümesinden de pay almalıdır. 5510 sayılı yasanın 55. maddesi emekli aylıklarının her yıl Ocak ve Temmuz aylarında TÜİK tarafından açıklanacak Tüketici fiyat endeksi (TÜFE) oranında arttırılmasını düzenlemektedir.
Aylık artışların enflasyona endekslenmesi gerçekçi bir artış olmayıp, aylıkların göreli olarak düşmesine ve emeklilerin yoksullaşmasına neden olacaktır. Bir başka deyişle emeklilerin refahını korumak üzere milli gelirden verilen pay düşecek ve bunun sonucu olarak ilk bağlandığında ortalama düzeyde olan emekli aylığının değerini koruması mümkün olmayacaktır. Aksine aylıklar reel olarak düşeceği için mevcut emeklinin aylığı düşmeyecek iddiası gerçeği yansıtmıyor.
Bunu bir örnek ile açıklayacak olursak; 2008 yılında 1000 YTL. aylık alan bir emeklinin aylığı 5510 sayılı yasanın 95. maddesi gereği sadece enflasyon oranında arttırıldığında, enflasyon tahminlerine göre bu emeklinin aylığı 2020 yılında 2660 YTL. olacaktır. Halbuki, aynı dönemde ülke ekonomisinin ortalama %4 büyüdüğünü ve bunun emeklinin aylığına yansımış olduğunu varsayarsak emekli aylığı 2020 yılında 4107 YTL. olmalıydı. Demek ki, emekli aylığı göreli olarak %35 gerilemiş ve 4107 YTL. den 2660 YTL’ye düşmüştür.
SSGSS’ nin emeklikle ilgili düzenlemelerinden en olumsuz etkilenecek olanlar yasanın yürürlüğe girmesinden sonra işe girenlerdir. Çünkü yasanın yürürlüğe girmesinden sonra işe girenlerin çalışma sürelerinin tamamı yeni yasaya tabi olacaktır. Bu nedenle emekli aylıklarının belirlenmesinde kıstas olan güncelleme katsayısının belirlenmesi ve aylık bağlama oranları 5510 sayılı yasaya tabi olacağından aylıklar düşük olacaktır. Yeni işe girenler için en düşük emekli aylığı, büyümenin % 100’ünü değil de, %30’unun hesaplamaya dahil edilmesi ve aylık bağlama oranlarının düşürülmesi sonucu asgari ücretin %60’ı düzeyine gerileyecektir. Buna göre 2032 yılında o günkü rakamlarla tahmini olarak 3217 YTL. emekli aylığı alması gereken bir emekli 1773 YTL emekli aylığı alabilecektir.
Hangi açıdan bakılırsa bakılsın SSGSS ile emekli aylıkları sistemli bir şekilde düşecektir. Çalışanlar daha fazla prim ödeyecek, daha uzun süre çalışacak ancak daha düşük emekli aylığı alacaklardır.
GENEL SAĞLIK SİGORTASI NEDİR? NASIL İŞLEYECEK?
GSS sağlık harcamalarının finansmanının bir aracıdır. GSS uzun yıllardır Türkiye’de tartışılmaktadır. Dünyanın bütün ülkeleri ulusal gelirlerinin önemli bir kısmını sağlık harcamalarına ayırıyorlar. Genel olarak sağlığa yapılan harcamalar dört kaynaktan finanse edilmektedir.
- Genel vergiler
- Sosyal sigorta
- Özel sigorta
- Cepten harcamalar
Hemen, hemen bütün ülkeler bu dört kaynağın tamamını veya birden fazlasını
kullanarak yurttaşlarına sağlık hizmeti sunmaktadırlar. En gelişmemiş ülkelerde uygulanan cepten ödemeler ile ABD’de uygulanan özel sigorta sistemini bir kenara bırakırsak, ülkelerin büyük bir bölümü diğer iki finansman aracı olan genel vergiler ile sosyal sigortayı kullanmaktadırlar.
Türkiye uzun yıllar ağırlıklı olarak genel vergilerle karşılanan bir sistemi uygularken, son yıllarda bu sistem terk edilmeye ve sosyal sigorta sistemi devreye girmeye başlamıştır.
SSGSS’nin yürürlüğe girmesiyle 1 Ekimden itibaren devletin sınırlı katkısının dışında, sağlığın finansmanın esas kaynağı sigorta primleri olacaktır.
Daha önce dünyanın çeşitli ülkelerinde yaşanan örneklerinden anlaşılacağı gibi GSS sisteminin iyi işlemesi için ülkede işsizliğin düşük, düzenli istihdamın yüksek, enformel (kayıtdışı) sektörün dar, tarımsal ekonomi ve tarımda çalışan nüfusun küçük olması gerekiyor. Türkiye’de bu koşulların hiç biri mevcut değilken, genel vergiler yerine GSS’nin tercih ediliyor olması düşündürücüdür.
Çalışma Bakanlığı’nın 2006 yılında hazırladığı “50 soruda Sosyal Güvenlik reformu” broşüründe şu satırlar dikkat çekicidir. “ Diğer kamu hizmetlerinde olduğu gibi, sağlık hizmetinin de bir bedeli vardır. Ülkemizde toplanan vergiler diğer kamu harcamalarına yetmezken, yılda yaklaşık 15 milyar doları içeren bir harcamanın vergilerle ödenmesi mümkün görünmüyor.” Kısacası Anayasasında “Sosyal Devlet” yazılı olan Türkiye, genel vergilerden yurttaşlarının sağlığına yaptığı harcamayı külfet olarak görüyor ve çok kazanandan çok, az kazanandan az vergiyle finanse ederek, alt gelir guruplarını korumanın aracı olan sağlığın vergilerle finansmanını terk ediyor.Yerine ise gelir düzeyine bakmadan tüm yurttaşların eşit ödeyeceği GSS primini koyarak, herkese ek bir vergi ödeme zorunluluğu getiriyor.
GSS’NİN KAPSAMI NEDİR?
GSS’nin dünya örneklerinden bilinen en önemli sorunu söylemin aksine, nüfusun tamamını kapsayamamasıdır.
GSS’nin 60. maddesine göre Genel Sağlık Sigortalısı sayılanlar;
- Tüm vatandaşlar,
- Türkiye’de 1 yıldan fazla ikamet eden yabancılar,
- Vatansız sığınmacılar,
- 18 yaş altı çocuklar koşulsuz olarak GSS kapsamındadırlar. Buna göre
Türkiye’de yaşayanlardan vatani görevini yapan er ve erbaşlar ile yabancı ülke sigortalısı olanlar dışında herkes sisteme dahildir.
Buraya kadar her şey gayet iyi. Ancak;
- İşsizlik sigortasından yararlanamayan milyonlarca işsizin,
- Sayıları milyonları bulan kayıt dışı sektörde çalışanların,
- Prim ödeyemeyen esnaf ve sanatkarların,
- Prim ödeyemeyen çiftçilerin,
- 18 yaşını bitirip anne- babasının sağlık sigortasından faydalanamayacak ve çalışmayan kız çocuklarının,
- Aile içinde kişi başına düşen aylık geliri asgari ücretin üçte birinden fazla olup da prim ödeyemeyecek yurttaşların kanun kapsamında tanımlanmamış olmasının bir açıklaması olmalıydı.
Buna göre nüfusun önemli bir kısmının adı “ Genel” olan GSS dışında kalması ihtimal dahilindedir. O zaman adı Genel Sağlık Sigortası olan GSS’nin kapsadığı, nüfus açısından “SSS”ye (sınırlı sağlık sigortası) dönüşmesi kaçınılmaz olacaktır.
GSS NASIL İŞLEYECEK ?
GSS kapsamındaki kişiler asgari ücret ( 638.7 YTL.) ile asgari ücretin 6,5 katı ( 4.151 YTL) arasındaki gelirlerinin % 12.5’i oranında GSS primi ödeyeceklerdir. Bu primin %5’i sigortalı, % 7.5’ni işveren ödeyecek. Sadece GSS primi ödeyenlerde ise oran %12 olacaktır.
Bugün yeşil kartlı olup, aile içi geliri asgari ücretin üçte birinden az olanların primini devlet ödeyecek.
Geliri asgari ücretin üçte birinden fazla, yani bugünkü rakamlarla 212.9 ile 638.7 YTL. arasında olanlar 25.5 YTL. 638.7 ile 1277 YTL. arasında olanlar 76.6 YTL. 1277 YTL.den fazla olanlar ise153.2 YTL. GSS primi ödeyecektir.
TEMEL TEMİNAT PAKETİ
GSS kapsamında olmak sağlık hizmetlerinin tamamından yararlanmaya yetmeyecek. Çünkü temel teminat paketi nedeniyle bazı sağlık hizmetlerinin bedeli kurum tarafından ödenmeyecektir. Dolayısıyla vatandaşlar GSS kapsamında olsalar bile cepten ödeme yapmak zorundadırlar. Buna göre ödeme gücü olmayan yoksullar ise sağlık hizmetinden mahrum kalacaklardır.
SSGSS, Anayasanın 63. maddesinin 2. fıkrası “Kurum finansmanı sağlanacak sağlık hizmetlerinin teşhis ve tedavi yöntemleriyle (f) bendinde belirtilen sağlık hizmetlerinin türlerini, miktarlarını ve kullanım sürelerini, usul esaslarını Sağlık Bakanlığı’nın görüşünü alarak belirlemeye yetkilidir”
AKP hükümetinin 2003 yılındaki “Sağlıkta Dönüşüm” programında da sağlık hizmetlerinde temel teminat paketi belirlenecektir. Zorunlu Genel sağlık Sigortasının kapsadığı temel teminat paketine ilave olarak hizmet almak isteyenler özel sigorta yaptırabilecek ve hizmetlerini bu özel sigorta aracılığıyla alabileceklerdir.
Kanunda geniş olarak tanımlanmış olan telem teminat paketi Sosyal Güvenlik Kurumunun yetkisindedir.
Çoğunluğu hükümet tarafından atananlardan oluşan kurum yönetiminin mali gerekçelerle bu yetkiyi kullanması GSS’yi ASS’ye ( Asgari Sağlık Sigortasına) dönüştürecektir. Nitekim Nisan 2008 ‘de TBMM’den geçirilen 5754 sayılı kanunla SSGSS’nin 98. maddesine şu fıkra eklendi. “ Yıllık veya daha uzun süreli tamamlayıcı veya destekleyici özel sağlık sigortalarına ilişkin usul ve esaslar, kurumun uygun görüşü alınarak hazine müsteşarlığınca belirlenir.” Bunun anlamı GSS’li olmanın her türlü sağlık hizmetine ulaşmak için yeterli olmayacağıdır. Böylece GSS kapsamında olanların ayrıca “ tamamlayıcı ve destekleyici ” ÖSS ( Özel sağlık sigortası) yaptırması gerekiyor.
ÖĞRETİM ÜYESİ FARKI
Sosyal Güvenlik mevzuatımıza ilk kez “ öğrenim üyesi farkı” girecek. Tıp Fakültelerine başvuracak GSS’li hastalar, tavanı kurumlar tarafından belirlenecek ek bir ödemeyi de yapmak zorunda kalacaklar.
Bu düzenlemeyi savunanlar “eğer hasta sağlık ocağındaki uzman doktora muayene olmak istemez de, Tıp Fakültesi hastanesindeki profesöre muayene ve tedavi olmayı seçiyorsa bedelini de ödemeli” şeklinde açıklama yapıyorlar.
Peki sağlık sorunu müracaat ettiği sağlık ocağı veya devlet hastanesinde çözülemediği için fakülte hastanesine giden Lösemili çocuğun suçu ne ki, ailesi ek ödeme yapsın.
HASTANE Mİ? YOKSA OTEL Mİ?
En çok merak edilen konuların başında GSS yürürlüğe girdiğinde, cepten ödeme yapmak zorunda kalınıp kalınmayacağıdır. Bakanlığın “ 50 soruda Sosyal Güvenlik Reformu” broşüründe söyle bir açıklama yapılmamaktadır.
“ Genel Sağlık Sigortası ile birlikte sağlık hizmetlerinin paralı olacağı doğru değil. Tüm vatandaşlar Genel Sağlık Sigortası kapsamında sağlık hizmetlerinden ücretsiz olarak yararlanacaktır. Ancak daha önce olduğu gibi ayakta tedavide kullanılan ilaç ve ortez - protezlerde %10 ile % 20 arasında katkı payı alınacaktır.
Bu açıklamaya göre, bu güne kadar SSK, BAĞ-KUR ve ES’da ne kadar katılım payı alınıyordu ise, GSS ile de aynı oranda katılım payı alınacaktır. Oysa durum hiçte böyle değildir. bundan sonra sigortalılar daha önce olmayan yeni katılım payları da ödeyeceklerdir.
Bu ödemelerden biri de kurumca belirlenen standartların üstündeki talepleri karşılayan otelcilik hizmeti için yapılacak ödemedir.
Sigortalı hastalar, kurumun belirlediği standardın üzerinde otelcilik hizmeti istedikleri taktirde belirlenen ücretin üç katını cebinden ödeyeceklerdir.
GSS savunucuları bunu “ Lüks hizmet isteyen bedelini ödemeli” şeklinde açıklıyorlar. Peki acaba lüks hizmet denen şey ne olabilir? Isıtma, aydınlatma, temizlik ve güvenlik hizmetleri doğal olarak her hastanede verilmesi gereken zorunlu hizmetlerdir. Geriye kalan tek şey, odalardaki yatak sayılarıdır. Eğer sosyal güvenlik kurumu 4 kişilik bir oda için ödeme yapmayı standart olarak belirler ve hasta daha az yatak bulunan bir odada kalmak isterse bunun için ekstra ödeme yapacak. SSGSS kanununun mantığına göre kalp krizi geçiren bir hastanın, içinde banyo, tuvalet, küçük bir televizyon ve buzdolabı bulunan iki veya tek yataklı bir odada kalmak istemesi ancak lüks olabilir. Lüksü isteyende bedelini ödemelidir.
Standart dışı bir başka hizmette yemek olabilir. Elbette zengin ile yoksulun hastanede aynı yemekleri yemeleri doğru değildir. parası olan lüks beslenebilecek. Kurum neden bedelini alarak bu hizmeti sunmasın ki! Bunun anlamı, parası olanla olmayanın ayrı tutulmasıdır. Yani devlet bundan sonra yurttaşlarına cüzdalarındaki liralar kadar değer verecektir.
ÖZEL SAĞLIK KURUMLARINA ÜÇ KAT DAHA FAZLA ÖDEME
5510 sayılı kanunun 73. maddesinde yer alan bir düzenlemeye göre sözleşmeli özel sağlık kurumları hayati öneme sahip olmayan ve alternatif tedavileri bulunan istisnai sağlık hizmetleri için isterlerse hastalardan belirlenen fiyatın üç katına kadar ücret alabilecekler. ” hiçbir tıp kitabında yer almayan bu düzenlemenin bilimsel dayanağı da yoktur.
GSS savunucularının verdikleri örnek oldukça ilginçtir. Eğer bir sigortalı safra kesesi ameliyatı olacaksa ve açık metot yerine kapalı ( laparoskopik ) metodu tercih ediyorsa elbette parasını ödemelidir. Yani eğer hasta acısız, kansız ameliyat olmak istiyorsa % 300 ilave ödeme yapmalıdır. Bunun anlamı; sigortalı hastalara yeni bir ilave getirilmesidir. Çünkü şimdiye kadar SSK, BAĞ-KUR ve ES sigortalılarından özel sağlık kurumlarına giden hastalar hiçbir ödeme yapmadan sağlık hizmeti alabiliyorlardı.
PEKİ YENİ SİSTEMDEN KİM KARLI ÇIKACAK?
Hiç kuşkusuz bütün ödemeler dikkate alındığında GSS’den karlı çıkacak olanlar özel hastane patronları olacaklardır.
Şimdiden kazanıyorlar zaten. 6 yıllık AKP iktidarında özel sağlık sektörüne özel yatırımlar hızla arttı. Özellikle iktidara yakın olanlar Türkiye’nin dört bir yanında sağlık alanına yatırım yapıyorlar. Sağlık Bakanlığı yetkilileri, özel hastanelerin ve sağlık kurumlarının artarak piyasaya girmelerinin rekabeti, rekabetin ise kaliteyi arttıracağını savunuyorlar. Kamu ve özel sağlık kurumlarının rekabeti, sonucu baştan belli olan bir yarıştır. Özel hastaneler her zaman pastanın kremasını tercih ederler ve kar oranı düşük, külfetli, zahmetli tıbbi işlemlerden uzak dururlar. Özel durumlar hariç, kronik, riskli ve yoksul hastaları kabul etmezler. Mümkün olduğunca basit, hızlı kazançlı işleri ve varlıklı müşterileri tercih ederler. Ayrıca bir Kamu sağlık kurumunun karşısındaki özel sağlık kurumunun pazarlama stratejisiyle yarışabilmesi mümkün değildir. üstelik, Kamu sağlık sektörü ne kadar piyasaya uyumlu hale getirilirse, getirilsin sonuçta toplumun yararını gözetmek zorundadır.
SOSYAL DEVLET YIKILACAK ELBET
Nüfusun önemli bir bölümünü dışarıda bırakan, prim borcu olduğu taktirde sağlık hizmeti vermeyen, buna karşılık katılım payı-öğretim üyesi farkı- otelcilik hizmetleri farkı… benzeri ilave ödemelerin giderek çeşitleneceği ve artacağı bir GSS sistemi.
GSS bütçesi açık vermeye başladığında prim ve katılım paylarında artış veya teminat paketinde daralma, hatta ikisi birden.
Aile hekimi muayene hastanelerine ve işletmelere dönüştürülmüş, bir bölümü özelleştirilmiş, kalanı ise özel sektörün saldırgan rekabetine dayanamayıp geriletilmiş. yetersiz ve küçük bir kamu sağlık sistemi ve onun karşısında kamudan artırılan kaynaklar ve hastalardan alınan paralarla karlılık oranları artan, gittikçe de sektörün belirleyicisi olan özel sağlık sektörü.
Bu özel sağlık sektörü karşısında yalnızlaştırılmış ve alacağı her sağlık hizmeti için giderek artan miktarda ödemeler yapması gereken, yapamadığı taktirde hizmete ulaşamayan sigortalılar.
Asli işlevi, özel sağlık sektörüne kamusal havuzdan kaynak aktarmak finansman modeli.
İşte GSS’li Türkiye’nin muhtemel fotoğrafı. Aslında GSS’nin bütün hikayesini neo liberalizmin 20 yıllık “ Sosyal Devlet Yıkılacak Elbet” sloganında okumak mümkündür.
Sosyal Güvenlik “ Reformu” nun ilk ayağı 18 Nisan 1999 da yapılan genel seçimlerden sonra Temmuz ayında Meclise gelmişti. Bu dönem DSP, MHP, ANAP koalisyonu vardı.
Üç partinin seçmen desteği %50’nin üzerindeydi. Bu tasarıyı hazırlayan iktidar bu desteğe çok güveniyordu. Ancak hiçte umdukları gibi olmadı. Tasarının meclise gelmesiyle, halk ile iktidar karşı karşıya geldi. Özellikle emeklilik yaşının kadınlarda 58, erkeklerde ise 60 yaşına yükseltilmesi, prim ödeme gün sayısının 5000 günden 7000 bin güne çıkarılması büyük tepkilere neden oldu.
Tasarıya karşı bir araya gelen işçi ve kamu çalışanları sendikaları, Meslek odaları, emekli dernekleri “ emek platformu” nu kurdular.
Türkiye çapında eylem ve açıklamalar yapılarak, mezarda emekliliğe karşı bir duruş sergilendi. Bu mücadelenin en büyük eylemi 24 Temmuz’da 400 Bin kişinin katıldığı Ankara mitingiydi.
Bütün bu tepkilere rağmen DSP-MHP-ANAP hükümeti 17 Ağustos depremi acılarının yaşandığı günlerde 4447 sayılı yasayı TBMM’den geçirdi.
O dönemde başta bugünkü Cumhurbaşkanı Abdullah Gül olmak üzere, Refah Partisinde siyaset yapan, AKP döneminin önemli isimleri gerek yapılan sokak eylemlerine katılarak destek vermek suretiyle, gerekse tasarının görüşmeleri sürecinde meclis içinde yaptıkları muhalefetle yasanın çıkmasına karşı çıktılar. Daha sonra da yasanın iptali için Anayasa mahkemesine başvuran o günün Refah partilileri, daha sonra AKP saflarında 4447 sayılı kanunu mumla aratır nitelikli SSGSS yasasını çıkarmakta sakınca görmediler.
Bütün karşı çıkışlara rağmen 4447 sayılı kanunu çıkaran dönemin iktidar partileri, 2002 yılında yapılan seçimlerde parlamento dışında kalarak bedel ödediler. Şimdi yeni yürürlüğe giren SSGSS yasasının olumsuzlukları ortaya çıktıkça AKP’nin de cilası dökülecektir.
1999 yılında 4447 sayılı yasayı çıkaranlar artık Türkiye ‘de Sosyal Güvenlik sisteminden kaynaklanan sorunlar yaşanmayacak ve sistem açık vermeyecek diyerek toplumu ikna etmeye çalıştılar. Ancak aradan 5 yıl geçmeden Sosyal Güvenlikte reform tartışmaları tekrar başladı.
AKP’nin iktidara gelmesiyle tek parti iktidarını fırsat bilen uluslararası sermaye kuruluşları İMF ile DB harekete geçtiler. Bu kuruluşların amacı; Sosyal Güvenlik ile sağlığı özel sektörün rant kapısı haline getirmekti. Ancak 1999 yılında yapılan kısmi değişiklikler bunu sağlamaya yetmiyordu. Bu nedenle köklü bir değişime ihtiyaç vardı. Bunu da ancak sırtını uluslararası sermayeye dayamış olan tek parti iktidarı yapabilirdi. İşte şimdi tam zamanıydı. Neo liberalizmin ödünsüz savunucusu olarak yerli ve yabancı sermayenin desteğini alarak iktidar olan AKP, bu iş için biçilmiş kaftandı.
Emek platformu zaman, zaman bütünlüklü olarak, zaman, zaman da bileşenlerinden bazılarıyla AKP döneminde de Sosyal Güvenlik ve sağlıkta yıkıma neden olacak uluslararası sermaye programına karşı önemli mücadeleler verdi.
SSGSS yasa tasarısının açıklanmasıyla birlikte 2006 yılında önemli mücadeleler verildi.
DİSK,KESK,TMMOB ve TTB hükümeti toplumun bütünlüğünü ilgilendiren bu yasayı referanduma götürerek halkın görüşünü almaya çağırdılar. Bu gerçekleşmeyince yine bu dört örgüt 27 Mart-1 Nisan tarihleri arasında “ sivil referandum” gerçekleştirdi. Türkiye’nin her yerinde, işyerlerinde, mahallelerde, hastanelerde, meydanlarda kurulan sandıklarda oy kullanan 2 milyon 241 bin 738 yurttaşın % 99.4’ü SSGSS ye hayır dedi.
2007 yılı sonunda başlayıp 2008 yılının ilk 4 ayında da emek platformu önemli mücadeleler verdi.
15 Ocakta İstanbul ve İzmir’den başlayıp, 17 Ocakta Ankara’da sona eren yürüyüşle SSGS’ye karşı mücadele çıtası bir kez daha yükseltildi.
DİSK, KESK, TMMOB, TTB ve TDB tarafından yapılan bu yürüyüşten sonra, başta Türk-İş emek platformunun diğer bileşenleri de mücadeleye katılmaya başladılar. 13 Mart 2008 tarihinde nerdeyse tüm illerde yürüyüşler ve basın açıklamaları, 14 Mart günü ise 2 saatlik iş bırakma eylemi gerçekleştirildi. Her iki eylemede Türkiye’de uzun yıllardır görülmemiş düzeyde kitlesel katılım gerçekleşti.
14 Mart eyleminden sonra hükümet, emek platformu bileşenleri ile görüşmek üzere tasarıyı bir süre geri çekti. Görüşmelerde bazı ufak iyileştirmeler kabul edildiyse de yasanın genel mantığını değiştirecek hiçbir adım atılmadı.
Buna rağmen uzlaşma sağlanmış havası verilerek tasarı tekrar TBMM gündemine alındı. Bunun üzerine DİSK, KESK, TMMOB, TTB ve TDB’nin çağrısıyla 1 Nisan 2008’de tekrar yürüyüşler ve basın açıklamaları,. 6 Nisan’da ise İstanbul Kadıköy’de miting yapıldı.
Bütün bunlara rağmen SSGSS 17 Nisan 2008 tarihinde meclisten geçti. Ancak tartışmalar ve tepkiler devam ediyor. Yürürlüğe giren yasanın olumsuzluklarına karşı tepkiler “ Herkese Sağlıklı Güvenli Gelecek” platformu ile devam ediyor.
Biz de Emekli-Sen olarak gücümüzün yettiğince Konfederasyonumuzun diğer Konfederasyonlar ve meslek odalarıyla birlikte yaptığı tüm eylem ve etkinliklerde yer aldık. Bunun yanı sıra emeklilerin örgütü olarak SSGSS’nin emeklilere etkilerini anlatmak üzere eylemler yaptık, hazırladığımız bildiri ve broşürlerle emeklileri bilgilendirmeye çalıştık.
SSGSS’ye karşı verilen mücadelelere bir bütün olarak baktığımızda yapılanlar ve yapılmayanlarla derslerle dolu bir süreç yaşandığını görürüz.
Yürütülen mücadele, eksiklikleri ve yetersizliklerine rağmen emek hareketi ve sendikaların bütünsel ve kararlı bir duruş sergilemede yaşadıkları sorunlara rağmen önemli deneyim ve moral biriktirdi. Belki SSGSS’nin yasallaşması engellenmedi fakat yasanın teşhir edildi ve yapacağı tahribat konusunda toplum bilgilendirildi.
Hükümetin hazırladığı ilk taslaklar dikkate alındığında, yasanın temel parametrelerinde olmasa da pek çok noktasında hükümetin geri adım atmasını toplumsal muhalefetin başarısı olarak kabul etmek gerekir.
Elbette daha kararlı, daha bütünsel bir toplumsal muhalefetle daha fazlasını yapmak ve SSGSS’yi püskürtmek mümkün olabilirdi.
Bundan sonra yapılacak olan SSGSS’nin yaratacağı tahribata karşı toplumsal muhalefeti örgütlemektir. Çünkü;
BAŞKA BİR SAĞLIK SİSTEMİ MÜMKÜN
Türkiye’de oluşturacağımız yada geliştireceğimiz finansman sistemi şu üç noktaya çözüm getirmelidir.
- Şu anda sosyal güvencesiz olan, tıbbi bakım hizmetlerinden yararlanmak için
hizmeti kullandıkları anda ceplerinden para ödemek zorunda kalan veya yoksulluğu nedeniyle sağlık hizmetine ulaşamayan toplumsal kesimleri de kapsamalıdır.
- Sağlık harcamalarını daha yüksek düzeye çıkarmalıdır.
- Var olan işsizlikleri ortadan kaldırmaya yönelik bir etki yaratmalıdır.
Sağlık finans sistemiyle ilgili önerilerimizi şu şekilde özetleyebiliriz:
- Sağlık sisteminin finansmanında genel vergiler kullanılmalıdır. Vergi sistemi karın,
rantın, faizin, kayıt dışı ekonomi sektörlerinin üzerine oturtulmalıdır. Genel vergilerle oluşan bütçenin sektörlere tahsisatında sosyal sektörlerin önceliği olmalıdır.
- Hizmet üretimi ile finansman sistemi devlet elinde entegre edilmelidir. Entegrasyon,
üretici kurumlar arasındaki kar amaçlı rekabeti ortadan kaldıracak, işletme ve yönetim yapısını basitleştirecek yönetsel maliyetleri azaltacak, hizmetin toplumsal gereksinimlere göre planlı tarzda üretilmesine olanak verecektir.
- Sağlıkta özel sektöre doğru her tür kaynak aktarımına ve özelleştirmenin her biçimine
son verilmelidir. Türkiye’de sağlık sektörünün içinde bulunduğu krizin en önemli nedeni devletin bu alandaki sorumluluklarını ( kaynak yokluğu, verimsizlik gibi) çeşitli gerekçelerle yerine getirmiyor oluşudur. Özel sağlık sektörünün toplumsal nitelikli sağlık sorunlarının çözümünde sorumluluk yüklenmesini beklemek boşunadır, bu yönde propaganda yapmak ise halkı yanıltmak anlamına gelir.
Bu yazı TTB’den Dr. Osman ÖZTÜRK ile Kristal-İş Sendikası Eğitim Uzmanı ve Birgün Gazetesi Köşe Yazarı Aziz ÇELİK tarafından yapılan çalışmadan yararlanılarak hazırlanmıştır.
Kendilerine teşekkür ediyoruz.